|
serdarta
|
 |
« : 12 Nisan 2007, 12:22:42 » |
|
Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey'in İdamı Kaynak: Dr. M. Galip Baysan GÜVERCİNEVİ - 09.04.2007 MONDROS MÜTAREKESİ SONRASI ERMENİ ZORUNLU GÖÇ OLAYI’NIN ELE ALINMASI VE BOĞAZLAYAN KAYMAKAMI KEMAL BEYİN İDAMI Meclis-i Mebusan, (Millet Meclisi’)’ndeki Rum Milletvekilleri Mütarekenin imzalanmasından birkaç gün geçmeden seslerini yükseltmeye başladılar ve hiç bir Ulus’un hiç bir meclisinde görülemeyecek (veya çok zor görülebilecek) derecede olumsuz görüşler ortaya çıkmaya başladı. Mesela şu örnek ne demek istediğimizi açıklamak için yeterli olabilir. Millet Meclisindeki Rum mebuslardan Aydın mebusu Emnuelidi, Çatalca mebusu Dimitriyadi ve İzmir mebusu Mimar oğlu efendiler, daha Kasım’ın ilk günlerinde Meclis başkanlığına bir önerge vermişler, son beş yıl içinde ülkede hükümet icraatı adı ile bir çok facianın meydana geldiğini iddia ile resmi bir araştırma yapılmasını istemişlerdir. Daha sonra 17 Kasımda on Rum mebusunun önergesi olarak, Meclisin özel bir oturumunda görüşülecek bu iddialar içinde Ermeniler ve Araplarla ilgili bulunanları varsa da asıl şikayet konusu; “kırk asırdan beri bu toprakların yegâne medeni unsuru bulunan Rum topluluğundan 250.000 kişinin hudut dışına sürülmüş olması” şeklinde ortaya attıkları iddia idi. Bu önergeye ilk karşı çıkan bir Arap asıllı milletvekili Asir mebusu Ali Haydar Bey, Arap Milleti hakkındaki ifadelerin bu önergeden çıkarılmasını istemiştir. Fethi (Okyar) Bey, savaş esnasında Türkler de dahil olmak üzere bütün unsurların haksızlık ve zulme uğradığını, Trabzon Mebusu Hafız Mehmet Bey ise bu önergede belirtilen rakamların çok abartılı olduğunu söylediler. Buna karşı Emanuelidi Efendi, “Türkleri sevmek ve onlara acımakla beraber onların müdafaasının daha ziyade Türklere ait olduğunu” bildirerek cevap verdi. (1) İstanbul’a gelen itilaf devletleri işgal kuvvetleri 8 Aralık 1918’de askeri bir yönetim kurdular. Bütün idari sistem böylece işgal kuvvetlerinin yakın kontrolü altına girmiş oldu. Buna paralel olarak Padişah iyice İngilizlere yanaşmak ve bu sayede onlardan yararlanmak politikasını seçerken, iç politikada geçmiş İttihat ve Terakki faaliyetlerini kötülemeyi ve Hürriyet ve İtilaf Partisi elemanları ile işbirliği yapmayı tercih etti. Bunun sonucunda Enver ve Cemal Paşaların gıyaplarında 26 Kasımda sıkıyönetim mahkemesinde dava açıldı. 1 Ocak 1919’da Ordu’dan atıldılar ve ay sonunda da ittihat ve Terakkinin eski liderleri tutuklanmaya başlandı. Padişah bir büyük hamle daha yaparak 21 Aralık 1918’de Millet Meclisini kapattı ve 1908 yılından beri devam eden Meşrutiyet yönetimine son verdi ve yeniden tıpkı ağabeyi Abdülhamit gibi Mutlak Monarşik bir düzeni tercih etti. (2) Çok enteresandır ki, sınırlı da olsa mevcut demokratik yapıyı ortadan kaldıran bu karar, genç bir General Mustafa Kemal ve çevresindeki bir avuç askerin dışında hiçbir sivil kurumun tepkisini çekmedi. İttihat ve Terakki Yöneticilerinin savaş içinde aldığı; “savaş bölgesinde, düşmanla işbirliği yapan kişilerin bölgeden tahliyesine ilişkin karar ve uygulaması”, Ermeniler ve Batılı müttefikleri için en büyük koz olarak kullanılmak üzere, Mütareke ile birlikte hemen ön plâna çıkarıldı, yurt içi ve yurt dışında faaliyetler hızlandırıldı. Konu, Millet Meclisine intikal ettirildi, genel hatları ile kısmen açıklamaya çalışacağımız şekilde inanılmaz manevralarla Sevr’e kadar canlı tutuldu. Patrikhane başta olmak üzere Ermeni liderleri Türk resmi yöneticilerini suçlayacak ve mahkûm edecek olay ve belge arayışına girdiler, resmi kişileri konuşturarak olayları bilen, bilmeyen bu kişilerin kendilerini yatıştırmak amacıyla söyledikleri sözleri daha sonra yazılarına, iddialarına dayanak yaptılar. Meselâ 23 Kasım’da Daily Mail gazetesi temsilcisinin Padişahla yaptığı ve daha sonra Times gazetesinde yayınlanan bir demeci şöyle naklediliyor: “Türkiye’de bazı siyasi komiteler tarafından Ermeniler hakkında yapılan muameleyi büyük bir üzüntü içinde öğrenmiş bulunuyorum. Bu gibi fenalıklar ile aynı vatana mensup evlatlar arasında vuku bulan karşılıklı kıyımlar kalbimi kırdı. Saltanata geçer geçmez bu olaylara sebebiyet verenlerin son derece şiddetle cezaya çarptırılması için derhal tahkikat açılmasını emrettim. Muhtelif nedenler bu emrimin süratle yerine getirilmesine mani oldu. Fakat bu gün bu mesele bütün detayları ile soruşturulmaktadır.” (3) Padişah ayrıca âyan üyelerinden Azaryan Efendi’yi kabul ederek kendisine, “Ermenilere karşı uygulanan zulümlerden dolayı üzüntü duyduğunu, bu yolsuzlukların bazı kimseler tarafından yapılmış olması nedeniyle Türk milletini itham etmenin hakkaniyete uygun olmayacağını bildirmiş, Ermeni milleti için iyi duygular beslediğini ve atalarının yolunu takip etmekten geri kalmayacağını temin etmişti. Aralık ayı başında İstanbul istinaf Mahkemesi Savcısı İhsan Bey, Ermenilerin göç ve katlinde katkısı olanlar hakkında bilgi sahibi olur olmaz, savcıların bu tür suç sahipleri hakkında derhal kanuni işlem başlatmalarının genel hukuk anlayışı gereği olduğunu ilgililere duyurdu. Bu suretle zorunlu göç olayı sırasında yapıldığı iddia edilen zulüm ve yolsuzlukları, yerinde incelemek ve şikâyet sahipleri ile kişisel temasta bulunmak üzere Adalet ve İç İşleri Bakanlığı mensuplarından teşekkül eden komisyonlar kuruldu. Aralık ayının ortalarında Bakanlar Kurulu; bu görevle ilgili on ayrı komisyon kurulmasına ve aşağıdaki bölgelere gönderilmesine karar verdi. 1- Ankara, Kastamonu vilâyetleri ile Bolu Sancağına (Sancak İl ve İlçe arasında bir idari kuruluş) 2- Trabzon vilâyeti ile Samsun Liva’sı (mutasarrıflığı) 3- Bursa, Edirne vilâyetleri ile Çatalca Sancağına, 4- Aydın vilâyeti ile Çanakkale, Balıkesir Sancaklarına 5- Konya vilayeti ile Eskişehir, Karahisar (Afyon), Kütahya Sancaklarına, 6- Sivas vilâyeti ile Kayseri, Yozgat Sancaklarına, 7- Erzurum, Van, Bitlis vilâyetlerine, 8- Diyarbakır, Mâmuretulâziz vilâyetlerine, 9- Adana vilâyeti ile Maraş sancağına, 10- Urfa, Zor, Antep Sancaklarına. (4) Ermeni Göçü meselesi ile en fazla uğraşanlar, tabii ki Türklerin Baş Şehrini, bütün arşivlerini ve resmi kurumlarını, belgelerini ellerine geçirmiş olan İngiltere ve Fransa hükümetlerinin temsilcileri idiler. Ancak savaş içindeki bütün iddialara, kitaplara, yakıştırmalara, ithamlara rağmen; garip bir durumla karşı karşıya geldiklerini fark ettiler. Resmi devlet arşivlerinde, hatta özel ve gizli yazışmalarda “Soykırım iddialarını belirleyecek bir tek belge bile bulunamıyordu.” Araştırmalar sonunda arşivlerde “Soykırım emirleri” yerine, tam tersine “soykırım yapılmadığını” gösteren belgelere ulaşılıyordu. Bu belgeler; İstanbul ve İzmir başta olmak üzere çoğunlukla Batı Anadolu’da ve muharebe bölgesinin dışında kalan Ermenilerin, Protestanların, bazı meslek sahiplerinin, askerlerin, görevliler ve ailelerinin göç ettirilmemesi, göç konvoylarının asker ve jandarma nezaretinde ve emniyet altında nakledilmelerinin bütün ilgililerin görevi olduğu, göçe tabi tutulan insanların geride bıraktıkları mal varlıklarının talan edilmemesi, korunması için gerekli tedbirlerin alınması, göçmenlerin gıda ve nakil masraflarının karşılanması için ödenek tahsis emirleri gibi belgeler: 1915 yılı Haziran ayında Doğu Anadolu’da başlayan olayların öyle iddia edildiği gibi, Ermeni toplumunu kadın, çoluk, çocuk, yaşlı, genç demeden yok etmeyi amaçlayan, önceden plânlanmış bir olay değil, savaş içinde bölgede asayişi temin etmek için alınmış bir “pasif savunma hareketi” olduğunu ortaya çıkarmaya başlamıştır. Zamanla bu anlayış netlik kazanmaya başlayınca İngiliz ve Fransızların “Ermenistan davasına olan inançları gün geçtikçe zayıflamaya başlayacaktır.” İşte bu dönemde Ermeniler ve Ermeni sempatizanları çok akıllı bir yol izlemeye başlayacak Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu aciz durumdan yararlanmak için, Türk resmi elemanlarını yanlış yapmaya zorlayacak, cehaletlerinden istifade ile hatta onlara bazı şeyler söyletecek, sahte belgeler yaratacak, bazı görevlileri mahkûm ettirecek ve daha sonra bu yanlışlıklardan “fikir jimnastiği” yaparak yararlanacak ve olmayan belgeler yerine kendi tezlerini savunma amacıyla kullanacaklardır. Bu konuda ünlü Sadrazam Damat Ferit çok ilginç bir örnek verecektir. Paris barış konferansına davet edilen Sadrazam, orada 17 Haziran günü yaptığı konuşmada kısmen bilgisizliği, kısmen de beceriksizliği yüzünden bir çok hata yapmıştır. Özellikle Ermeni zorunlu göç olayından bahsederken, ülkenin savaş içinde bulunduğu sırada, savaş bölgesinde isyan çıkarmak, Türk ordusundan kaçanlarla birlikte ordunun gerisini tehdit etmek ve bir çok zulüm ve kıyamda bulunmak suretiyle olayları Ermenilerin başlattıkları ve Van bölgesi başta olmak üzere bazı şehir ve kasabaları isyan ile ele geçirip düşman bir ülke Rusya’ya kendi elleri ile teslim ettikleri ve daha sonra işgal bölgesinde önceleri Rus daha sonra da İngiliz ve Fransız askerlerinin desteğinde yapmadık rezillik ve cinayet bırakmadıklarını söylemeye gerek görmeyerek, zorunlu göç olayını o zamanki yönetici kadronun, yani İttihatçıların bir vahşeti olarak vasıflandırmayı (5) tercih etmiş, olayı bir suç olarak kabul ederek, eski yöneticileri suçlu göstermiştir. Ermenilerin böyle bir hatayı kaçırmaları düşünülebilir mi? O toplantıda Damat Ferit Paşaya cevabı Fransız Başbakanı Clemenceu verecek ve inanılmaz bir küstahlıkla Türk toplumu ve Türk Devleti için terbiye hudutları dışına taşarak ağır hakaretlerde bulunacaktır. (6) Bununla da kalmayacak Osmanlı temsilcilerinin barış konseyinde temsil edilmesini de gereksiz bulup geri göndertecektir. (7) 2 Ocak 1919 günü İstanbul’daki İngiliz yüksek komiseri Amiral Calthorpe; İngiliz hükümetine müracaat ederek bir ön tedbir ve bir kararlılık gösterisi olabileceği inancıyla bazı Türk liderlerin tevkif edilmesi için müsaade istedi. Ona göre ancak böyle sert tedbirler Türklere yenildiklerini ve Ermenilere saygılı olmaları gerektiğini anlatabilirdi. ( Bu amaçla İngiliz Yüksek Komiserliği bünyesinde bir çalışma grubu oluşturuldu ve bu grubun başına savaştan önce 15 yıl kadar İstanbul’da mütercim –tercüman (dragoman) ‘lık yapmış olan Andrew Ryan getirildi. Sadece Ermenilerin değil, diğer büyük Hıristiyan topluluk Rumların da korunması amacıyla “Ermeni ve Rum zülüm kurbanlarının haklarını savunma” görevi verilen Ryan kendi ifadesiyle, Türkler aleyhindeki faaliyetleri ile “Türkiye’de en nefret edilen kişi” olarak tanınıyordu.(9) Mütarekeden hemen sonra Kasım ayı içinde İstanbul’a gelen Ryan vakit geçirmeden eskiden tanıdığı Ermeni ve Rum unsurları ile temasa geçti. Ermeniler arasında tespit ettiği bazı haber kaynaklarınca Ermeni ve Rum birimleri ile müşterek hareket etmelerini teşvik etti. Onun gayretleri ve Ermeni Patrikhanesi ile müşterek çalışmaları sonucunda “Türk Savaş suçlularını” belirleyen bir seri “kara liste” hazırlandı. Ocak ayı ile Nisan 1919 arasında bu “gayri resmi” listelerden dördü Padişahın hükümetine verildi. Vahdettin politik düşman olarak kabul ettiği İttihat ve Terakki Partisi üyelerinden öç almak isteyenlerle birlikteydi. Amiral Carthorpe hükümetine “Türk Hükümeti vasıtasıyla harekete geçmenin kesinlikle gerekli olduğunu” yazdı. Ryan’da not olarak, “bizim yöntemimiz tevkif edilecek isimleri teklif etmek, böylece ilerde bize yüklenmek istenecek sorumlulukları da inkâr edebilme imkânına sahip olacağız” ifadesini ilave etti. (51) Bu konudaki gelişmeleri Bilal N. Şimşir’in kaleminden izliyoruz: “İngilizlerin baskısı nedeniyle Tevfik Paşa hükümeti Ocak 1919 ayı içinde 160 ila 200 kadar insanı tevkif etti. Calthorpe 30 Ocak günü, Malta Valisi Lord Plumer’e bir tel çekerek, Türkiye dışında Tevkiflerin emniyeti için 50-60 kişilik bir Türk esir grubunun muhafazası için gerekli düzenlemelerin yapılıp, yapılamayacağını sordu. 5 Şubat’ta Amiral Calthorpe Dışişleri Bakanlığınca uyarıldı ve Ateşkes hükümlerine uymayan İngiliz esirlerine kötü davranışlarda bulunan, Ermeni ve diğer ırklara karşı zalimce davranışlarda bulunan resmi görevlilerin ve komutanların Türk Hükümeti tarafından tevkif edilerek, en yakın müttefik komutanlığa teslim edilmesi istendi. Bunun üzerine Amiral Calthorpe ile İstanbul’daki Fransız kuvvetleri Komutanı General Franchet d’Esperay arasında bir tartışma başladı. Fransız general’e göre itham edilen kişleri tevkif etme, usulüne göre yargılama ve cezalandırılmaları koruma sorumluluğunun Türk makamlarına ait olması gerekiyordu. Fransız hükümetine göre, Alman, Avusturya ve Bulgar görevlilerin hiçbirinin yakalanma veya taciz edilmemesine rağmen, Türklerin suçlu olabilecekleri ihtimali ile tevkif edilmeleri Talebi, Müslüman Türklere karşı bir ayrım yapıldığı izlenimi bırakacaktı.” (10) Türklere karşı hiç de sempatisi olmadığını bildiğimiz bu Fransız generali savaşın mağlubu olduğu için değil ama sırf Türk ve Müslüman oldukları için, bir ulusun temsilcilerine kasıtlı davranıldığını ve suçlu olabilecekleri faraziyesi ile haksız muameleye tabi tutulduklarını haykırıyor gibidir. Olayların yorumlanmasının izahı basittir. Dört yılık uzun savaş dönemi bitmiştir. Türkiye ve Türkler hakkında verilen kararlar acımasızdır, onları ve saltanatlarını yok etmeğe yöneliktir. Türklerin halâ hükümranlığı altında Anadolu, Trakya ve çevresinde yaşayan milyonlarca Gayrimüslim topluluklar vardır. Bunlardan özellikle Rumlar, Ermeniler, Hıristiyan Araplar ve Yahudiler konusunda Galiplerin kesin kararları vardır. Bunlar, Türkler gibi kötü yöneticilerin ve özellikle Hıristiyan toplumlara yüzlerce yıl zalimce davranan kişilerin yönetimine terk edilemez. (Burada söylenmeyen en önemli husus; kafalarında tasarladıkları toplumsal yaşamda yer değişimini sağlama arzusudur. Yani artık Ermeniler, Rumlar, ve Arap topraklarında Hıristiyanlar ve Yahudiler egemen olacak, Türk ve Müslümanlar onlara bağımlı olmayı kabul edeceklerdir.) Uzaklardan duydukları soykırım iddialarının, Ermeniler, Misyonerler, Kolejler, Dışişleri temsilcilerinin etkisi altında abartıldığını, böyle bir zulmün bu bölgelerde yapılmadığını ve gerçeklerin iddia edilenlerin tam tersi olabileceğini fark etmelerine rağmen, istedikleri paylaşımı yapabilmek için bu iddiaların daima göz önünde bulundurulmasını tercih edeceklerdir. Bunun için Mütareke hükümlerinde ve diğer herhangi bir nedenle savaş esirlerinden bahsederken, “Ermenilere soykırım uygulamalarına katılmamış, esirlere kötü muamele yapmamış olanlar”, ve bu örnekte olduğu gibi resmi görevliler ve komutanların tevkif nedenini “Ermenilere, Rumlara ve diğer ırklara zulüm yapmak”, esirlere kötü davranmak ve bir kılıf olarak “Mütareke hükümlerine uymamak” gibi suçlar icat etmeye başlamışlardır. İşgal güçlerinin bu davranışlarından rahatsızlık duyan Tevfik Paşa Hükümeti çok önemli, çok adil ve çok da asil bir karar aldı. 1919 yılının Şubat ayında Avrupa’nın beş tarafsız ülkesi (İspanya, Hollanda, Danimarka, İsveç ve İsviçre) Hükümetlerine müracaat ederek, Ermeni zorunlu göç olayı hakkındaki ithamları incelemek için tarafsız bir komite kurulduğunu, bu ülkelerin de komisyona ikişer adli müfettiş göndermeleri halinde gerçeklerin ortaya çıkarılmasını talep etti. Bu hiç beklenmedik Türk çıkışı İngiliz Dışişleri temsilcilerini paniğe kaptırdı ve bu çıkışı daha başlangıcından engellemek için harekete geçtiler. Türk teklifinin İngiliz Hükümetince nasıl karşılandığını anlamak isteyen İspanya’nın Londra Elçisi’ne gönderilen bir notta “Türk teklifinin kabulu’nün sulh konferansındaki bazı düzenlemelere aykırı olabileceği ve bazı ciddi karışıklıklara sebebiyet verebileceği” belirtiliyordu. Böylece Dünya Savaşı içinde Ermenilere karşı yapıldığı iddia edilen zorlamanın tarafsız bir şekilde incelenmesi imkânı ortadan kaldırılmış oldu. Anlaşılacağı şekilde İngiliz Hükümeti olayları kendi istedikleri biçimde yorumlama hakkını elinde tutmak istiyordu. Ermeni iddialarının tarafsız bir heyette incelenmesi teklifinin sahibi olan Sadrazam (İngilizci) Tevfik Paşa (İngilizlerin baskısı ile) 3 Mart 1919’da istifa ettirilmiş ve yerine (daha İngilizci) Damat Ferit Paşa getirilmiştir. (11) Soykırımla ilgili kişi ve belgeler bulunmamasına rağmen İngilizlerin isteği ile tevkifler Mart ve Nisan aylarında da devam etti. Ciddi bir itham olmamasına rağmen bu tutuklular “Bekir Ağa Bölüğü” diye adlandırılan bir hapishanede toplatıldı. Nihayet 28 Mayıs gecesi İngiliz Askeri otoriteleri aralarından seçtikleri altmış yedi kişiyi HMS Prenses Ena adlı bir gemi ile Malta’ya gönderdiler. Fransızlar Türk esirlerin yurt dışına çıkarılmasına itiraz edince, İngilizler bu nakliyatı Türklerin isteği üzerine yaptıkları gibi bir bahane öne sürerek yaz boyunca devam ettirdiler. (12) Bütün dünyaya “Ermeni suçlularını yargılamak için topluyoruz, bunlar insanlık suçu işlemiş kişilerdir, yargılanacaklar” mesajı verirken aslında olayın özünde daha önce de temas ettiğimiz gibi, İngilizlerin Doğu uluslarına bakış açılarının etkisi vardır. Anglo –Saksonlar bireye, bireysel düşünce ve özgürlüklere, değer verdiği bilinen bir husustur. İnanışlarına göre; bir işe girişen her İngiliz kendi bilgi ve becerisine göre faaliyet gösterir ve kritik bir durumla karşılaşınca kendi başına doğruyu bulma ve doğru kararı verme yeteneğine sahiptir. Ona göre eğitilmiş, yetiştirilmiş ve gerekli kültür ve beceri ile teçhiz edilmiştir. Oysa Doğu uluslarının insanları bireye değil topluma ağırlık veren, topluluk psikolojisine bağlı insanlardır. Dinleri, eğitimleri, anlayışları buna göredir. Bir sürü gibidirler, daima kendilerine yol gösterecek liderlere ihtiyaç vardır, eğer liderlerini bulamazlarsa çobanını kaybeden bir sürü gibi sağa, sola darmadağın olabilirler. Bu toplumları kontrol etmek için kendisini yetiştirmiş az sayıdaki lider kadroyu veya lider olması muhtemel insanları kontrol etmek yeterlidir. Türkler de bir Doğu toplumudur, onlar da diğerlerine benzer. Liderleri veya lider olma vasfına sahip kişiler herhangi bir vesile ile hapis veya diğer bir şekilde kontrol altına alınırsa, Barış konseyinin vereceği kararlara diğerleri uymaktan başka bir şey yapamayacaklardır. Bu genel kanaate katılmak da, katılmamak da mümkündür. Ancak batı dünyasının Türk toplumu için bilmediği ve göz önünde bulundurmadığı bir gerçek daha vardır. O da, Türklerin amiri veya kumandanı bol bir topluluk olduğudur. Öyle ki “iki kişi, bir görev için biri araya gelse, biri mutlaka baş olur” sözü Türkler arasında çok söylenir. Bunun anlamı, liderler veya lider olabilecekler toplanıp zindanlara tıkılabilir ama geride kalanların içinden yine, yeni liderler çıkacak ve toplum gitmesi gereken istikamette ilerleyecektir. 15 Ocak 1919 günü İstanbul, Kahire ve Bağdat’taki İngiliz Komutanlıklarına şifre ile dokuz Türk Komutanının adları Savunma Bakanlığı tarafından verilir. Cezalandırılmak üzere bunların yakalanması istenir. Bu komutanların adları ve isnat edilen suçları şunlardır: (13) 1- Nuri Paşa: Kafkasya’daki eski İslâm Ordusu Komutanı. Suçu Azerbaycan’a asker sokmak ve Ermenilere zorbalık etmektir. 2- Mürsel (Bakü) Paşa: Kafkasya’daki Azerbaycan Kuvvetleri Komutanı, Nuri Paşayı desteklemek, Türk Ordusunun geri çekilmesini geciktirmekle suçlanıyor. 3- Yakup Şevki (Subaşı) Paşa: Kafkasya’daki dokuzuncu Ordu Komutanı. Suçu Ermenilere, Ukraynalılara zorbalık etmek ve geri çekilmeyi geciktirmek. 4- Nihat (Anılmış) Paşa: Pozantı’daki İkinci Ordu Komutanı. Suçu sivil makamları ayaklanma için kışkırtmak, Kilikya’yı boşaltmamak. 5- Ali İhsan (Sabis) Paşa: Mezopotamya’daki Altıncı Ordu Komutanı. Suçu Cerablus’taki İngiliz Komutanına hakaret etmek ve yağmacılık yapmak 6- Fahrettin (Türkkan) Paşa: Hicaz Ordusu Komutanı. Suçu zamanında teslim olmamak, (10 Ocak 1919 gününe kadar) savaşa devam etmek. 7- Galip Paşa: Yemen’deki 40.ıncı Tümen Komutanı, suçu teslim olmamak. 8- Tevfik Paşa: Yemen’deki 7 nci Kolordu Komutanı, suçu teslim olmamak. 9- Asir’deki 23 ncü Kolordu Komutanı, suçu teslim almamak. İngilizler 23 Ocak –20 Nisan 1919 günleri arasındaki dönemde, yakalanmaları için, 223 kişinin adını Tevfik Paşa ve daha sonra gelen Damat Ferit Hükümetine vermişlerdir. Bunların arasında otuz yedi Türk subayı bulunmaktaydı. Yakalananlar yargılanmak üzere önce İstanbul’da toplandılar. Bunlara isnat edilen en büyük suç “Ermeni Soykırımı” dır. 13 Mayıs günü, Aşçıyan adlı bir Ermeni hukukçu, Sıkıyönetim Mahkemesi sorgu yargıçlığına atanır. Sanıklar, “Ermeni, kırımına katılma” suçunu hep birlikte reddederler. 15 Mayısta Yunanlıların İzmir’e çıkışından iki gün sonra 17 Mayıs’ta Ermeni kırımından sorguya çekilen Ziya Gökalp’in sözleri bir kamçı gibi mahkeme duvarlarına çarpar. “Milletimize iftira etmeyiniz. Türkiye’de bir Ermeni soykırımı değil, bir Türk –Ermeni vuruşması vardır. Onlar bize arkadan vurdular, biz de vurmak mecburiyetinde kaldık.” (14) İşgalci güçlerin en önemli istihbarat kaynağı Ermeni –Rum şubesidir. Bu şube, Amiral Calthorpe’un Dış İşleri Bakanlığına gönderdiği bir raporda (15) belirtildiğine göre, olaylar ve kişiler için ayrı ayrı iki tip fiş tutmaktadır. Kişi olarak 600-700 kadar Türk fişlenmiştir. Kişilerle ilgili olarak yurdun her tarafından Rum, Ermeniler, kiliseler, okullar ve ajanlar vasıtasıyla toplanan bilgiler bu fişlere işlenir. Olaylarla ilgili fişlere gelince, olayın yeri, tarihi, karışanların adları bulunur. Mahkemelere katılmazlar fakat mahkemeye katılacakları onlar seçer. Nadir hallerde tanıklık edebilir ve mahkeme önünde ifade verebilirler. Şube dış dünya ile ilişkilerini “Ermeni Haberler Bürosu” vasıtasıyla sağlar. 1919 yılı başlarken işgalcilerle Hükümetin aynı amaçta birleşmeleri sonucu artık Türkiye’de bir insan avı başlamıştır. Yabancılar soykırımı ispatlamak, Osmanlı yöneticileri de ittihatçılara karşı besledikleri kini tatmin etmek telâşındadır. Bu karışık ortamda ilahlara kurban lâzımdır. Bu kurbanlar Ermeniler tarafından özenle seçilir ve yargılama sırasında her türlü hile acımasızca kullanılır. Suçlu diye bazı Müslümanlar da sehpaya gider. Bunların içinde özellikle Ermenileri ve işgal güçlerini memnun etmek için asılan, Boğazlayan (Yozgat Sancağı’nın kazası) kaymakamı Mehmet Kemal Bey Türk halkı üzerinde derin acılar bırakmıştır. Bakanlar Kurulu (Meclis-i Vükelâ) 14 Aralık 1918’de zorunlu göç sırasında suç işleyenlerin harp divanlarında yargılanmalarına karar verdi. (16) İlk Divan-ı Harp İstanbul’da kuruldu. Zorunlu göç faillerinin yargılanması için kurulan bu ilk Harp Divanı’nı başkanlığına Emekli Korgeneral (Ferik) Mahmut Hayret Paşa getirildi. Mahkeme yedek üye ile birlikte sekiz üyeden oluşuyordu ve bu üyelerin dördü (1/2’si) azınlıklar arasından seçilmişti. (17) İstanbul’da kurulan mahkemeden sonra 8 Ocak 1919’da, başka illerde de aynı amaçla mahkemeler kurulmasına karar verildi. İstanbul’da ilk yargılama 5 Şubat 1919 günü başlamıştır. (18) Ermeni zorunlu göç olayını tetkik için kurulmuş olan Komisyonun gördüğü lüzum üzerine 16 Aralık 1918’e kadar şu isimler tutuklandı. Sivas eski valisi Muammer Bey, Diyarbekir eski valisi Dr. Resid Bey, Mamuretülaziz eski valisi Sabit Bey, Musul eski valisi Memduh Bey, Divan-ı Muhasemat temsilcilerinden Macid Bey ve Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey. (19) Kemal Bey’in yargılanması 5 Şubat 1919’da başladı ve 7 Nisan 1919’da sona erdi. Mahkeme heyetinin değişmesi nedeni ile iki safhada toplam 18 duruşmaya çıkarıldı. Ermeni üyelerin de aralarında bulunduğu mahkeme bir Ermeni şovuna dönüştürüldü. Boğazlayan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf vekili olan Kemal Bey, Ermeni tehciri (zorunlu göçü) sırasında ölümlere sebebiyet verdiği iddiasıyla daha önce Yozgat İstinaf Mahkesinde yargılanmış ve suçsuz bulunmuş ve serbest bırakılmıştı. Savunmasını Sadettin Ferid Bey adında cesur bir avukat yapıyordu. (20) Savunmasından sonra söz Kemal Bey’e verilince, şu ibret verici diyalog ortaya çıktı: “Düne kadar bir hakimler heyeti halinde olan sizler, şu dakikada bir tarih mahkemesi sıfatını almış bulunuyorsunuz.” Kemal Bey’in konuşmasından sonra mahkeme reisi Hayret Paşa: “Kemal Bey, emin olun, mahkeme hükmünü hiçbir dış etki altında kalmaksızın, sadece vicdani kanaatine göre karar verecektir.” (21) demek ihtiyacını hissetti. Düşünceler insani bile olsa uygulama çok acımasızdır. Kemal Bey’in o güne kadar dünyada yapılan propaganda ve bu propagandacıların sözlerine bir kanıt bulma amacıyla mutlaka idamı lâzımdır. Fransız ve İngiliz işgal kuvvetleri komutanlarının ve Ermeni Patriği Zaven Efendinin baskısı devam edince Sadrazam (Damat ) Ferit Paşa Divan-ı Harp Reisi Hayret Paşayı uyarmak gereğini duymuştur. Bu nedenle sadrazamla adalet anlayışından taviz vermek istemeyen Reis Hayret Paşa arasında sert bir tartışma geçmiş sonra da Hayret Paşanın yerine “Nemrut” lâkabıyla tanınmış Kürt Mustafa Paşa getirilmiştir. Artık mahkeme, bir mahkeme olmaktan çıkmış, hükümetin emrini yerine getiren bir görevliler grubu halini almıştı. (22) Kemal Bey işte bu mahkemenin verdiği 8 Nisan 1919 tarihli kararla idama mahkûm edildi ve karar 10 Nisan 1919 Perşembe günü Beyazıd Meydanı’nda asılarak yerine getirildi. (23) Kemal Bey hakkında verilen bu karar o dönemde gerek “Bekir Ağa Bölüğü” tutukluları, gerekse bütün İstanbul’da büyük yankı uyandırdı. O dönemi yaşayan bütün bireylerin hatıralarında Kemal Bey’in idamına özel bir yer verilmiştir. (24) Kemal Bey’in idam sehpasındaki son sözleri şunlardı: “Borcum var, servetim yok! üç çocuğumu milletim uğruna yetim bırakıyorum... Asil Türk milletine çocuklarımı emanet ediyorum. Bu kahraman millet, elbette onlara bakacaktır. Allah Vatan ve Milletimize zeval vermesin, Âmin.” O sırada manzarayı küçük köşkün penceresinden seyreden “İngiliz Sevenler Cemiyeti” liderlerinden Said Molla cellatlara bağırıyordu. “Söyletmeyin bu alçak herifi! Hemen asın bu köpeği!” (25) Kemal Bey’i ölüme, Jandarma komutanı Tevfik Bey’i on beş sene küreğe mahkum eden karar Vahdettin’in huzuruna getirilince, Sultan Şeyhül İslâm’ın fetvasını istedi. Şeyhül İslâm Mustafa Sabri Efendi cezanın haksızlığı konusunda en net kanıtı şu sözlerle ortaya koydu: “Kemal Bey hakkında istenen fetva itfâ değil kazâ olur; benim ise kazaya salahiyetim yoktur.” (26) Buna rağmen bir formül bulundu ve ceza onaylandı. Kemal Bey’in ölümünden sonra, kendisinin hiç göremediği, ve ailesinin Adnan (Ergüder) adını verdiği bir oğlu dünyaya geldi. (27) DİPNOTLARI: 1. M.Tayyip Gökbilgin: Milli Mücadele Başlarken, s.6-7 (Mondros Mütarekesinden Sivas Kongresine,TTK, Ankara-1959) 2. Ergün Aybars:Türkiye Cumhuriyeti Tarihi-1, s.113 ( Ege Üniversitesi, İzmir-1984) 3. M.T.Gökbilgin, s.15 4. Aynı Eser, s.15-16 5. Yusuf Hikmet Bayur: Atatürk, Hayatı ve Eseri, s.37 (Doğumundan Samsuna Çıkışına Kadar,TTK Ankara-1990) ; Yuluğ Tekin Kurat: Osmanlı İmparatorluğunun Paylaşılması,s.65-68 (Tarkan Kitabevi, Ankara-1986) 6. Paul C. Helmreich: Sevr Entrikaları, s.80-82; Y.H.Bayur s.37 7. Osman Olcay: Sevr Antlaşmasına Doğru, LXXI-LXXIII (S.B.Fakültesi,Bas.Yay.Yük.Ok.-1980) 8. Bilal N.Şimşir: The Deportees of Malta and the Armenian Question, Armenions İn The Ottoman Empire and Modern Turkey, s.26 (Boğaziçi Üniversites), İstanbul –1984) 9. Sir Andrew Ryan: The Last of The Dragomans, Preface (London –1951). 10. B.N. Şimşir, a.g.e., S.27. 11. Aynı Eser S.27-28. 12. . Aynı Eser S.31-32 13. F.O. 371/4172/9205 –İngiltere Savunma Bakanlığından Dışişleri Bakanlığına, DMI- Londra, 15.1.1919 No: B1/1742 (MI.2); Bilal N. Şimşir Malta Sürgünleri, S.32-33 (Milliyet Yayınları- İstanbul –1976). 14. Malta Sürgünleri, S.96. 15. Amiral Calthorpe’tan Foreign Office’e Rapor – İstanbul, 1.8. 1919, No:1364/5056/14. (F.O.371/4147/118 377). 16. Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele S.141 (İstanbul –1983). 17. Necdet Bilgi, Ermeni Tehiri ve Boğazlayan Kaymakamı Mehmed Kemal Bey’in Yargılanması, S:67 (Ankara –1999). 18. Aynı Eser s.68-69 19. Aynı Eser s.73 20. Altan Deliorman, Türklere Karşı Ermeni Komiteleri, S.233 –234 (3.Baskı, İstanbul –1980) 21. Aynı Eser, S.236-237. 22. Aynı Eser s.237 23. N.Bilgi, s.87 24. Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam, S.280 (Cemal Kutay, İstanbul-1980; Hüsamettin Ertürk, İki Devrin Perde Arkası, S.303 (Samih Nafiz Tansu, İstanbul-1969); Ali Fuat Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, S.202-207 (TTK Ankara –1987); Hüseyin Cahit Yalçın; Siyasal Hatıralar, s.348 – 349 (T.İş Bankası İstanbul –2000); İlhan Selçuk, Yüzbaşı Selahattin’in Romanı, 2. Kitap s.29-34 (Remzi Kitabevi, İstanbul 1981); Süreyya Ağaoğlu, Bir Ömür Böyle Geçti, S.15 (Sessiz Gemiyi Beklerken, Ağaoğlu Yayınevi – 1984); Celal Bayar, Ben de Yazdım V, S.1527 (Milli Mücadeleye Giriş, Baha Matbaası, İstanbul –1967). 25. A. Deliorman a.g.e., S.241-242. 26. Görüp İşittiklerim, S.202- 204. 27. Mücellidoğlu Ali Çankaya, “Son Asır Türk Tarihinin Önemli Olaylayrı ile Birlikte “Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler III. S.1157 (Baha Matbaası, Ankara, 1968-1969).
|