Sayfa: 1 2 [3]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: Bilmediğiniz Osmanlı  (Okunma Sayısı 6972 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Recqo
Ekom Normal Üye
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 36


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #30 : 09 Mayıs 2007, 13:31:40 »

Dağıstan Kartalı...

Yıllarca Kafkasya'nın istiklali için yılmadan mücadele vermiş olan büyük dava adamı İmam Şamil' in, vefaatından sonra gasledilirken vücudunda cihad meydanlarında savaşırken meydana gelmiş yüzyirmi yara görüldüğünü biliyor muydunuz?

Alıntı: Ayverdi, Semiha; Ne İdik Ne Olduk, Hülbe Yay., İst./1985, s.44

         pax-ottomana
Kayıtlı
Ekonometri - M
« Yanıtla #30 : 09 Mayıs 2007, 13:31:40 »

 Kayıtlı
dilin kemiği
Ziyaretçi
« Yanıtla #31 : 13 Mayıs 2007, 22:43:46 »

Arkadaşım tarafsız tarih kitaplarına bakarsan bu kıyımı görürsün , yine illa kanıt istiyorsan Dadaloğlunun şiirleri buna en büyük kanıttır , Osmanlı Türklerin kurduğu ;fakat millet görüşüyle değil ümmet görüşüyle yönetilen bir devletti bu yüzden de Osmalıya tam olarak Türk devleti diyemeyiz.
 Evet osmanlı kendi öz tebası olan Türkleri hor görmüş ve kötü muamele etmiştir bunun sonucundada çökmüştür.
 Madem böyle bir durum söz konusu değil diyorsun o zaman Alevi Türklerin nasıl Türk kimliğinden zamanla uzaklaştığını , İttihad ve Terakki nin(Atatürkte bu kuruma mensuptu) neyin savaşını verdiğini , Avşar Türklerinin neden dağa çıktığını açıklarmısın.
 "Türklerin güçlenmesine izin verme" lafı Ertuğrul Gazinin en büyük öğütür Osman beye
 Osmanlı elbette ecdadımdır gurur duyarım ama hatalarınıda söylerim , Osmanlı azınlıklara gösterdiği hoş görüyü Türklere gösterseydi çökmezdi.
 

   Şimdi yazacaklarım unicorn'a değil onun bu bilgileri kaynak olarak aldığı şahıslara karşıdır.
   Ertuğrul Gazi Osman Bey'e "Türkler'in güçlenmesine izin verme" mi demiştir ..!? Yazmayacaktım ama dayanamadım. Ya bunları nasıl iddia edebilirsiniz. Hiç mi Ertuğrul Gazi'nin Osman Bey'e öğütlerini anlatan kitap okumadınız ? Hariçten gazel okuyorsunuz. Üstelik eğer böyle demediyse bu çirkin iftiranın vebalinin altından kalkamazsınız ve sizin bu iftira ile yaydığınız fikri benimseyecek herkesin vebali de omuzlarınızın üstünde ebede kadar ağır bir yük olarak kalacaktır. Bunun hesabını veremezsiniz. Ahirette Ertuğrul Gazi yakanıza yapıştığında çok GEÇ OLACAK sizin için.
   Osmanlı Devleti ne kendi tebasındaki Türkler'i hor görmüş ne de müslüman veya gayr-ı müslim Türk olmayanlara karşı gaddarca bir tutum takınmıştır. Yalnız şunu ifade edelim; devlet-i aliyenin emirlerine karşı isyan edip halkın arasına nifak sokan, içtimai hayatı parçalayıcı anarşist girişimlere de müsade edilmez. Bu ister Türk olsun ister müslüman olsun farketmez.
   Osmanlı Devleti'nin çökmesinin sebebi Türkler'i hor görmesi falan değildir; devletin önemli makamlarına dış güçler tarafından getirilen şahsiyetsiz münafıklardır. Tabi buna nasıl müsade edildi diyebilirsiniz. Şunu unutmamamız gerekir ki her zerrenin olduğu gibi dünyanın da bir kaderi vardır ve bazı olaylar kadere taalluk ettiği için mahiyetini bilemeyiz; hayırlısıdır deyip tevekkül etmemiz gerekir.
   Alevi Türkler'in kimliğinden uzaklaşması onların sorunudur. Diyelim ki dünyadaki en büyük zulüm Alevi Türk kardeşlerimize yapıldı. Bu onların Türklük'ten uzaklaşmasının özürü olabilir mi ? Tam tersine kendi kimliklerine daha da bağlı olmaları gerekir.
   İttihad ve Terakki hakkında o kadar çok kitap ve gizli kaynaklar vardır ki bu konu bence şu anda bizim tarafımızdan tarafsız olarak değerlendirilmesi biraz zordur. Ben de size öyle kaynaklar ve kitaplar sunarım ki "hadi canım uydurma bunlar" dersiniz.
   Yine de sağol unicorn bu meseleleri mütala etmemize vesile oldun. Aman dikkat arkadaşlar şu anda Tarih Kitabı diye okutturulanların ne olduğu meçhuldur. İlmi olan varsa gitsin Sülaymaniye Kütüphanesi'ndeki Osmanlıca arşivleri incelesin. Oranın Müdürünün ağzından bir bir ifade ediyorum: "delikanlı inan kütüphanemize gelen insanların %90 ı yabancılar"  Bilmiyorum ilginizi çekti mi ? Gidin ve kendiniz görün.
   Bütün gerçekler "Maliki yevmiddin" ifadesinin sahibi olan tarafından yevmiddin de açıklanacaktır. Bizim itikadımız budur...  Bakalım kim haklı kim haksız. 
Kayıtlı
Recqo
Ekom Normal Üye
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 36


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #32 : 24 Mayıs 2007, 15:19:30 »

Süleymaniye camii...

Mimar Sinan, 'tek kütleli mabet' sırrını nasıl yeniden çözdü? Süleymaniye Cami'nin akustik sorunu nasıl halledildi? Neden Süleymaniye'nin dört minaresi var? Neden bunlardan biri 'Cevahir Minaresi' adını taşır?..

Popüler Tarih dergisi Temmuz 2005 sayısında, işte bu ve benzeri soruların yanıtlarını "Sinan'ın Süleymaniye sırları" başlığı altında, kapak konusu yaptı...

Kanunî'nin mimarbaşı 'Sinan Ağa' bir gün, dostlarından ve devrinin şair ve ediplerinden Mustafa Saî Çelebi'ye gelerek, "Çok kocadım. İsterim ki, öldükten sonra adım unutulmasın. Hizmetlerim anılıp hayırla anılayım. Anlatacağım hatıralarımı nazım ve nesir diliyle yazar mısın?" der.

Bunun üzerine Çelebi, Mimar Sinan'ın anlattıklarını yazmaya başlar ve küçük bir kitap ortaya çıkar. Saî Mustafa Çelebi'nin Mimar Sinan'ın ağzından kaleme aldığı, "Tezkiretü'l Bünyan" ve "Tezkiretü'l Ebniye" adını verdiği ve günümüzde 'Yapılar Kitabı' adı altında toplanarak yayımlanan bu eseri, büyük ustanın yaşam öyküsünü, eserlerinin envanterini ve kendi dönemine ait gözlemlerini içermektedir.

Mimar Sinan'ın yaşantısına dair birçok ayrıntıyı, eserlerini, döneminin insanları hakkındaki düşüncelerini bu kitap ile, Sinan'ın kendi ağzından öğrendiğimiz gibi, Süleymaniye Cami'nin sırlarını da belli ölçülerde, bu kitapta bulabiliyoruz.

Mustafa Saî Çelebi'nin 'Yapılar Kitabı'ndaki anlatım tarzına u..... ama konuya da Süleymaniye'den başla..... girelim dedik...

Mimar Sinan, Süleymaniye Cami'nde, bir çok sorunu olduğu gibi, akustik sorununu da mükemmel bir biçimde halletmiştir. Bu konuda yine rivayete dayanan hoş bir hikâye vardır: Cami inşa edilirken, Sinan'ın mihrapta nargile içtiği söylentisi yayılır. Söylenti padişaha kadar varır. Kanunî, bu söylenenlere inanmak istemese de bir gün ansızın inşaata baskın yapar. Bakar ki, Sinan gerçekten mihrapta nargile tokurdatıyor.

"Mimarbaşı, camide nargile içilir mi, sen bu işi yapmazdın, nedir bunun hikmeti" diye sorar.

Sinan şöyle cevap verir: "Sultanım, dikkat edin nargilemde tömbeki, tütün yoktur. Sadece suyun fokurdamasından meydana gelen sesin cami içerisinde dağılımını kontrol ediyorum. Buradaki suyun sesi caminin her tarafına eşit yayılırsa, yarın burada Kuran okuyacak olan hocanın sesi de 60-70 metreye kadar toplanan cemaat tarafından duyulacaktır. İşte bu yüzden, akustiği kontrol ediyorum."

Mimar Sinan'ın 'çıraklık eseri' İstanbul Şehzade Camii (1548) ile 'ustalık eseri' Edirne Selimiye Camii (1566-1574) arasındaki bir dönemde inşa edilmiş olan Süleymaniye (1550-1557), yapıların yerleştirilmesindeki ustalığın yanında, gerek ekonomik ve kültürel işlevleriyle, gerekse sanatla politik gücün birleşimini temsil edişiyle, Türkiye için büyük ve önemli bir geçmişi hatırlatmaktadır.

Bunun yanı sıra, Süleymaniye'nin kendine has sırları da vardır. Stefanos Yerasimos'un, 'Süleymaniye' adlı eserinde (Yapı Kredi Yayınları, Mart 2002, İstanbul) vurguladığı gibi, İustinianos İmparatorluğu'nun takipçisi bir imparatorluğun hayal gücünün ürünü olmasıyla birlikte, Süleymaniye Camii, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu'nun bir asırdır yeniden keşfetmeye uğraştığı 'tek kütleli mabet' örneği ile, büyük bir kubbenin sırlarına yolculuk etme sürecinin son aşamalarından biri olmuştur.

Gerçekten de, Ulya Vogt-Göknil'in 'Mimar Sinan' adlı kitabında da değindiği üzere, Osmanlı İmparatorluğu, 'Muhteşem Süleyman' çağında, İustinianos devri Roma İmparatorluğu ile karşılaştırılabilecek bir büyüklük ve güce erişmiş; özellikle -Mimar Sinan'ın deyimiyle kendisinin ve Osmanlı mimarlığının 'kalfalık eseri' olan- Süleymaniye Camii ile, elindeki insan gücü ve ekonomik kudret sayesinde açıkça, ama basit bir taklitle yetinmeyerek onu aşmak amacında bir 'meydan okuma' işine kalkışır.

İşte belki de, Süleymaniye'nin en büyük sırrı budur!

Ama, caminin, ayrıntıya inildikçe insanı etkileyen başka özellikleri de vardır...

Caminin temelleri atıldıktan sonra, temelin iyice oturması ve sonradan bir çöküntü olmaması için, inşaata bir yıl ara verilir. Ağır masraflar yüzünden caminin yapımına ara verildiğini zanneden İran Şahı Tahmasp Han, inşaatın devamı için, kıymetli mal yüklü bir kervanı ve içi değerli taşlarla, mücevherlerle dolu bir kutuyla, bu hediyeleri göndermesinin sebebini açıklayan bir mektubu Kanunî'ye yollar.

Bu mektuba ve üsluba sinirlenen padişah, malları elçinin gözleri önünde bahşiş olarak dağıtır ve kutuyu Sinan'a vererek içindeki mücevherleri yapının taşlarına karıştırmasını buyurur.

Mimar Sinan, değerli mücevherleri minarelerden birinin taşları arasına maharetle yerleştirir. Güneş ışığında pırıl pırıl parladığı için bu minareye 'Cevahir Minaresi' adı verilir. Evliya Çelebi zamanla sıcaktan bozulduğunu ve taşların pırıltısının kaybolduğunu belirtir...

Süleymaniye'nin dört minaresi İstanbul'da yaşamış dört büyük hükümdarı; Fatih Sultan Mehmet, II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman'ı ya da camiyi yaptıranın İstanbul'un fethinden sonraki dördüncü padişah olduğunu temsil eder... İki uzun minaredeki üçer, iki kısa minaredeki ikişer şerefeleriyle toplam on şerefe de, o devre kadar hüküm sürmüş on padişahı ya da camiyi yaptıran Kanunî'nin onuncu padişah olduğunu temsil eder... Minarelerin uzun ve kısa düzenlenişi, ana kütleyle beraber yapıya modüler sistemde piramidal bir görünüm kazandırır. Uzaktan bakıldığında, birbiri üzerinde göklere yükselen bir merdiven gibi duran bu orantı ustalığı, Hıristiyan öğretide, "Yakub'un Merdiveni" ile anlam bulur...

Caminin içinde yanan yaklaşık 250-300 kadar kandilin isi, yukarıdaki bir akımla kapı üstündeki dört pencereden is odasına çekilirdi. Kitap yazımında ve hattatlıkta kullanılan mürekkebin en güzeli bu isten elde edilirdi. Halen Süleymaniye Kütüphanesi'nde mevcut olan bazı kitaplar bu isle yapılan mürekkeple yazılmıştır...
Kayıtlı
Ekonometri - M
« Yanıtla #32 : 24 Mayıs 2007, 15:19:30 »

 Kayıtlı
Recqo
Ekom Normal Üye
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 36


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #33 : 24 Mayıs 2007, 15:27:08 »

Kanije Destanı
 
 

Kanije Destanı Estergon gibi, Avrupa içlerindeki serhad kalelerimizden biri de Kanije Kalesi idi. 1600 yılında ele geçirilen kale, 1601 yılında 100 bin kişilik bir düşman ordusu tarafından kuşatıldı. İşte bu destan, kalede bulunan 9 bin Türk gazisinin, ihtiyar mücahid Tiryaki Hasan Paşa komutasında bu 100 bin kişiye karşı verdiği şanlı mücadeleyi anlatır...

Yıllardan beri Osmanlı'nın karşısına hiç bir devlet yalnız çıkamıyor, en az üç - beş devletin ordusu bir araya gelerek hareket ediyordu. Yine öyle oldu. Avusturya, İtalyan, İspanyol, Malta ve Papalık askerleri ile Macar ve Fransız gönüllüleri geleceğin imparatoru Arşidük Ferdinand komutasında Kanije Kalesi'ni kuşattılar.

Kanije Kalesi'nin etrafı bataklıkla ve kaleye ulaşmak için köprüler kurmak gerekiyordu. Daha bir yıl önce Türkler başarmıştı ama, şimdi onların yaptıklarını taklide kalkışan düşman bunu beceremiyordu. Kurdukları köprülerin gece vakti kale içine çekildiğini görüp neye uğradıklarını şaşırıyor, çok sayıda kayıp veriyorlardı.

Bu arada iki düşman askeri esir alınmıştı. Tiryaki Hasan Paşa onları sorguya çekince, düşman ordusu içinde bulunan Macarlara pek güvenilmediğini anladı. Peygamber Efendimizin "Harp hiledir" Hadis-i Şeriflerini hatırladı ve düşündüklerini Kara Ömer Ağa'ya anlattı.

Kara Ömer Ağa iki esiri alıp götürdüğü ve onlara :

- "Aslında kendisinin de onlardan olduğunu, küçükken devşirilip orduya alındığını" anlattı. "Her gece bin kadar Macar fedaisinin kaleye geçip Türklere yardımcı olduğunu, bu durumda işlerinin çok zor olduğunu" söyledi. Kalede bulunan asker ve mühimmat hakkında da oldukça abartılı rakamlar verip onları salıverdi.

Esirlerin götürdüğü haberler düşman ordusunun moralini bozmaya yetmişti. Ferdinand bunu önlemek için askerlerine büyük vaatlerde bulundu. Burçlara ilk çıkacak olanlara 10 köy, Tiryaki Hasan Paşa'yı yakalayacak olana ise 40 köy vaad ediyordu. Böyle dolduruşa getirilen düşman ordusu ertesi sabah toplu bir hücuma giriştiyse de Tiryaki Hasan Paşa'nın ustaca manevraları karşısında sonuç alamadılar ve üstelik 18 bin ölü verdiler.

Artık karşılıklı toplar konuşuyor ama Türk ordusunun stokları gittikçe azalıyordu. Bu savaş bir güç gösterisinden çok Tiryaki Hasan Paşa'nın kurnazlıkları ve harp hileleriyle ayrı bir havaya bürünmüştü. Türk ordusundan kaçan iki devşirmenin, kaledeki gerçek durumu düşmana bildirmeleri üzerine yeni bir oyun oynadı. Ellerinde bulunan esirlere, onların kendi adamı olduğunu inandırıp salıverdi. Böylece düşmanın yeni bir toplu hücuma kalkması önlenmiş oldu. Sahte mektuplarla Avusturyalılarla Macarların arası iyice açıldı. Avusturyalıların Macar beylerini idam etmeyi kararlaştırdıkları bir sırada Macar askerleri durumu öğrenip kaçtılar.

Böylece zaman kazanılmış ve kış günleri gelip çatmıştı. Düşman ne yapacağını düşünürken Kara Ömer Ağa yanına 300 kişi alıp dışarı çıktı ve baskın hareketlerinde bulundu. 900 kişiyi öldürüp 150 esir aldı ve ele geçirdiği 12 topla geri döndü. Düşman panik halindeydi. Bu durumu değerlendiren Tiryaki Hasan Paşa kalede yalnızca 600 kişi bırakarak dışarı çıktı ve hücum emrini verdi. Artık düşman dağılmış, kaçıyordu. Akşama kadar 30 bin ölü verdiler ve kalenin çevresi tamamen boşaldı. Geriye düşmandan 47 büyük kuşatma topu, 24 bin tüfek, 60 bin çadır, 14 bin kazma - kürek, binlerce araba dolusu yiyecek - giyecek, barut ve ilaç erzak ve mühimmat kaldı.

Bu, dünya tarihinde eşi görülmemiş bir gerçek destandı. 9 bin Türk askeri, kendisinden en az 10 kat fazla bir orduya karşı arslanlar gibi dövüşmüş ve düşmanı adeta topyekun imha etmişti. İşte, "Bir Türk on düşmana bedeldir" sözünün isbatı ve işte bu destanın gerçek kahramanı 70 yaşındaki bir Türk büyüğünün bizlere verdiği ders...

Bu akıl almaz derecedeki büyük başarı üzerine Cihan Padişahı Üçüncü Mehmed Tiryaki Hasan Paşa'ya vezirlik rütbesi veriyor ve alışılmışın aksine bizzat kendi eliyle hazırladığı "Hatt-ı Hümayun"u gönderip şöyle diyor:

"Yerin ve ğöğün sahibi olan Yüce Allah'a hamdolsun ki, Osmanlı Devleti'ne senin gibi paşalar ve askerlerin sayesinde nice zaferler nasib eyledi.

Sevgili Peygamberimize salât ve selâm olsun ki, seni ve Devlet-i Aliyye askerlerini kendi yolunda cihad eylerken görürüz.

Ettiğin hizmetler yüce dergâha arzedilip adın iyi adlılar defterine yazılır olmuştur. Berhudar olasın; sana Vezirlik verdim. Seninle birlikte bulunan askerlerim dahi manevi oğullarımdır, yüzleri ak ola... Bu mektubumu al kahraman askerlerime okuyup, 'Allah'a, Peygamber'e ve sizden olan devlet reisine itaat ediniz' mealindeki ayet-i kerimenin yüce manasını onlara bildiresin. Seninle orada bulunanlara dilediklerini ver. Hepinizi Cenab-ı Hakk'a emanet ederim."

Ve işte, iltifat karşısında mahçup olan, gözyaşlarını tutamayıp ağlayan ve sevinecek yerde üzülen o büyük insanın yine gözyaşları içinde söylediği sözler:

"Kanije'de ettiğimiz küçük bir hizmet karşılığı bize vezirlik vermişler ve 'Hatt-ı Hümayun' göndermişler. Halbuki, Kanuni Sultan Süleyman Makbul İbrahim Paşa'yı tam bir selahiyetle kendi yerine vekil tayin ettiği zaman bile O'nun eline böyle bir yazı vermemişti. Rahmetli Piyale Paşa Yavuz Sultan Selim Hazretlerinin damadı olduğu ve Sakız Adası'nın fethi gibi nice zaferler kazandığı halde kendisine vezirlik çok görülmüştü. İslam Halifesi'nin Hatt-ı Hümayun'u Kanije savunması gibi küçük bir hizmete mükafaat olmaya başladı. Devletin vezirliği benim gibi kocamış kimselere kaldı. Buna üzülmeyeyim de neye üzüleyim?"

Tiryaki Hasan Paşa'nın, o eli öpülesi pir ü fani'nin altın harflerle yazılıp günümüzde her evin, her makamın baş köşesine çerçeveletilip asılması gereken bu sözleri üzerine söz söyleyip yorum getirmeye bilmem lüzum var mı?
Kayıtlı
Recqo
Ekom Normal Üye
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 36


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #34 : 24 Mayıs 2007, 15:48:26 »

Kayıtlı
Recqo
Ekom Normal Üye
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 36


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #35 : 29 Mayıs 2007, 17:58:12 »

İstanbul işgal edilmedi, inşa edildi 

HALİL İNALCIK

1955'te Münich'te toplanan Byzantinistler kongresinin açılış oturumunda, Alman Kardinal, "Hagia Sophia'nın kubbesinde Bizans'ın yıldızı parlamaktadır ve ebediyyen parlayacaktır", dediği zaman salonda dakikalarca süren çılgın bir alkış koptu; ama yıldızlı kubbenin nasıl olup da beş yüz yıl orada kaldığını kimse sormadı.

Osmanlılar bir Haçlı ordusunun, 1204'te olduğu gibi, donanmalarıyla gelip şehri işgal edeceği kaygısı içinde idiler. Böyle bir olay, Osmanlılar için tüm imparatorluğun kaybına yol açabilirdi. 1453 fethinden önce Osmanlılar İstanbul'u, Anadolu ve Balkanlar'da kurdukları imparatorluğun doğal merkezi olarak görüyorlardı. İlk defa Yıldırım 1394 - 1396'da Bizans'ı kuşattı, Osmanlılar 1411 - 1422'de şehri iki kez daha kuşattılar. 1439'da Bizans İmparatoru, Floransa'ya gidip haçlı planını destekledi. Batı'nın müdahalesi kaygısı Osmanlıları İstanbul fethine öncelik vermeye itti. Ayrıca bunu bir iç bunalım da çabuklaştırmıştır.


Fatih, genç yaşta, 1451'de ikinci defa tahta çıktığında, güçlü Veziriazam Çandarlı'dan iktidarı devr almak için iki lalası Şehabeddin ve Zaganos, onu İstanbul'un fethine ısrarla teşvik ettiler. İstanbul fethi, Osmanlı devletinin birliği ve yaşaması için de bir zaruret olarak görülmekteydi. İstanbul fethi, Osmanlı İmparatorluğu'nun gerçekten kuruluşunu sağlamıştır. İstanbul alınmasaydı, belki bugünkü sınırları içinde bir Türkiye de olmazdı.

İslam savaş ve barış hukukuna göre, kahren zaptolunan bir yerin toprağı ve halkı galiplerin malıdır. Bu kurala kimse karşı gelemezdi. Bu yüzden Fatih, şehri haraplıktan kurtarmak ve barışla teslimi için üç kez Bizans imparatoruna çağrıda bulundu. Fetihten sonra imparatorun başveziri makamında olan Lucas Notaras'a, neden şehri teslim etmediklerini, bu takdirde halkın esir edilmesi ve harablığın önleneceğini söylediği zaman, Notaras bunun kendi ellerinde olmadığını, İtalyanların bunu önledikleri yanıtını verecektir.

Kahren feth olunan şehrin halkı ve taşınır malları askerin ganimeti oldu. Arsalar ve binalar ise Sultan'ın, yani hazinenin malı oldu. Arsa ve binalar, sayıma tabi tutularak hazine için mukataa, yani kira karşılığı şahıslara verildi. (Başbakanlık Osmanlı arşivinde bulunan 1490 tarihli Ayasofya Vakıf defterinde ayrıntılı bilgi vardır: Maliyeden Müdevver, no. 19).

Bizans dönemine ait binalar ve arsaların mukataaları payitahtın baş - camii ilan edilen Ayasofya'ya tahsis edilmiş olup bundan elde edilen yıllık 14500 altın, camiin masrafları, onarımı ve bakımına harcanmıştır. 1453 - 1913 yılları arasındaki 460 yılda Ayasofya için altı milyon altın harcanmıştır. cami için özel bir Ayasofya mimarı atanmış, sürekli onarım yapılmıştır. Avrupa'da bugün bile fethi geçici bir işgal gibi görenler vardır. Bizans kalıntılarını bulmak için üstündeki Osmanlı eserlerini yıkmayı öneren arkeologlara rastlıyoruz.

1955'te Münich'te toplanan Byzantinistler kongresinin açılış oturumunda, Alman Kardinal, "Hagia Sophia'nın kubbesinde Bizans'ın yıldızı parlamaktadır ve ebediyyen parlayacaktır", dediği zaman salonda dakikalarca süren çılgın bir alkış koptu; ama yıldızlı kubbenin nasıl olup da beş yüz yıl orada kaldığını kimse sormadı.

Şu yakınlarda kubbenin onarımında işbirliği için Batı'dan gelen öneriler ve verilen çekler acaba sırf bilim ve sanat sevgisiyle mi yapılıyor? Şehrin yeniden inşasına gelince, Fatih, İstanbul'u, Tuna'dan Fırat Irmağı'na kadar uzanan İmparatorluğunun doğal merkezi ve kendisini kayserlerin meşru varisi, Kayser - i Rum olarak görüyor ve şehri Bizans'ın parlak devirlerindeki gibi büyük bir metropolis haline getirmeyi tasarlıyordu. Bu, onun saltanatında en önem verdiği bir konu olmuştur. Şehrin hızla kalkındırılması, nüfuslandırılması için aldığı köklü önlemleri ayrıntılarıyla bilmekteyiz. 1459'da vezirlerinden her birine, şehrin boş ve harap semtlerinde külliyeler yapmalarını emretti. Bu külliyeler etrafında, Davut Paşa, Murat Paşa, Mahmut Paşa, Gedik Ahmet Paşa mahalleleri kurulacaktır. Kendisi, Bizans'ın eski ticaret bölgesinde iki bedestenle kapalı çarşıyı, liman bölgesinde eskiden Venediklilerin oturduğu bölgede büyük kapanlar ve çarşılar yaptırdı. Fetihten 24 yıl sonra 1477'de yapılan sayımda İstanbul 15.197 hane ile Yakın Doğu'nun büyük şehirleri arasında yer almıştır. Bu nüfusun, 8951 hanesi Müslim, 3151 hanesi Ortodoks Rum olup kalan 3095 hanesi Ermeni, Latin ve Çingenelerden oluşuyordu. On altıncı yüzyılda Osmanlı İstanbul'u, Avrupa'nın en büyük şehri haline gelmiştir. Fatih'in şehrin iskanı için, fethettiği yerlerden Müslüman ve Hıristiyan halkı, bu arada Rumları getirip yerleştirdiğini Kritovulos bize ayrıntılarıyla bildirmektedir. Böylece, Bizans'ın harebeleri üzerinde Osmanlı - Türk İstanbul'u, muhteşem bir İmparatorluk metropolisi olarak yeniden kurulmuş oldu. Fatih'in çağdaşı tarihçi Neşri, "Cemi' İstanbul'u Sultan Mehmet Han yaptı" derken (c. II, 712) bir tarihi gerçeği ve şehrin sahibini tespit etmiştir. Osmanlı urbanizminin bir şaheseri olan İstanbul, her ziyaretçiyi büyülemiş, Melchior Lorichs'in muazzam panoramik tablolarından, Pardoe'nın romantik gravürlerine, son olarak Corbusier'e kadar sanatçılar, Osmanlı İstanbulu'nun sihrine kapılmışlardır. Objektif tarihçi için İstanbul işgal edilmemiş, Türkler tarafından yeniden inşa edilmiştir. Tarihi gerçek budur.

pax-ottomana
Kayıtlı
Recqo
Ekom Normal Üye
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 36


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #36 : 29 Mayıs 2007, 18:01:16 »

Kayıtlı
Ekonometri - M
   

 Kayıtlı
Sayfa: 1 2 [3]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer:  


Benzer Konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Cep Telefonlarının Bilmediğiniz Bir Kaç Özelliği
İlginç Olaylar - Bilgiler
drogba11 8 1399 Son Mesaj 29 Ağustos 2007, 12:44:39
Gönderen: srwt
Osmanlı Tokadı....!!!!!!!!!!!!!!
İlginç Olaylar - Bilgiler
pukay61revolt 0 676 Son Mesaj 11 Mayıs 2007, 02:51:59
Gönderen: pukay61revolt
Osmanlı Sergisi Japonya'da
Kitaplar, Yazarlar, Entellektüel
f_lowers 0 694 Son Mesaj 26 Temmuz 2007, 14:23:29
Gönderen: f_lowers
Son Osmanlı Yandım Ali
Yerli Filmler
Han 6 1665 Son Mesaj 25 Eylül 2007, 01:47:06
Gönderen: busra


Ekonometrim.Org
Sitemize üye olarak hizmetlerimizden en iyi şekilde yararlanabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.

Tamam

Turkish English French German Italian Dutch Spanish Portuguese Korean Chinese Simplified Japanese Greek Arabic Russian
guvenlisitekonometrim

ekonometri