|
Gri
|
 |
« : 06 Nisan 2007, 22:41:15 » |
|
Gayet normal bir günün gayet normal bir saatinde, hiç bir vurguya gerek kalmadan bir oğlan çocuğu dünyaya gelmişti İstanbul'da. Kara kuru bir şeydi, annesi yeterli beslenememiş hatta doğumuna bir kaç gün kalana kadar; kahvede bezik oynayan kocasına, rakı alabilmek için temizliğe gitmişti.Zaten onun için bu pek de anormal bir şey değildi. Daha önceki üç kızı ve iki oğlunu da aynı şartlarda dünyaya getirmişti. Çocuk şimdi uyuyordu, belki son kez rahatça uyuyacağı annesinin kucağında.Ve belki bir süre sonra onu da bulamayacağını bildiğinden olsa gerek annesinin memesindeydi hala ağzı.
Annesi çocuğun uyuduğundan iyice emin olunca kalkmaması gerektiği halde yatağından kalktı; ve biri bir diğeri üç yaşındaki iki çocuğuna bakmak için diğer odaya seyirtti, yalpalayarak. Bu oda diğerlerinden ya da oturdukları semtteki diğer binlercesinden farklı değildi bir oda olarak, üç tane karyola ufak bir televizyon kireç boyalı duvarlar ve büyük kızın kırdığı, dedelerine ait eski püskü bir resim çerçevesi vardı odada. Bir de tam siz baktığınız anda kaybolan bir fareyle karyolanın üstündeki bir yaşındaki çocuğun ağzıyla burnunu sıkı sıkı kapatmış üç yaşındaki başka bir çocuk. Bir yaşındaki çocuk, anne gördüğü zaman mordu; mosmor...Diğeri ise "moyy moyy" diyip gülüyordu her ne düşünüyorsa. Ve bir de anne eklenmişti şimdi odaya tek bir hareketiyle büyük çocuğu bir köşeye fırlatan, ufak çocuğa sarılıp feryat figan bağıran bir anne. Ne yaptığını anlamayan; annesinin kardeşine eğildiğini gören üç yaşındaki çocuk ise bir dahiyane fikir daha üretmişti, annesinin sırtına çıkıp "deh dehh" diye bağırıyordu şimdi bu velet. Anne ise o anda dünya üzerindeki en sinirli kısraktı herhalde ki çocuğunu sırtından fırlatıp boynunun kırılmasına neden olmuştu ve aklının son kırıntılarını da kaybedip kendini içiyle aynı renk boyası olan sekiz katlı apartmanlarının camından aşağı atmıştı hararetli bir şekilde...İşin garibi ise o sırada kocası öğlen rakısını içmeye "bir kaç melyon" kaybettiği batakhaneden evine geliyordu ve o an karısının onu ne kadar sevdiğini anlamakla ödüllendirildi, karı ve koca gayet grotesk bir şekilde kucaklaşmışlardı...Ve bir arka mahallenin en arka sokağında lağımı taşmış, kaldırımları olmayan bir köşede hayatlarında hiç sarılmadıkları kadar sıkı sarılmışlardı birbirlerine. Bütün bunlar yaşanırken mahallenin bir delikanlısı köşede duruyordu, ilk başta şoke olmuştu; hatta çok sevdiği adidas şapkasını yere düşürmüştü...Ama sonra kendine gelince koşa koşa birbirlerine sarılmış, en mutlu uykularını uyuyan karı ve kocanın yanlarına gitti koşar adım.Bedenleri gayet basit ve etkili bir yöntemle ittirip ceplerini aramaya başladı, kadın zaten doğumdan çıkalı bir kaç saat olduğundan üzerinde sadece bir kaç sahte altın bilezik vardı, adamda ise bir paket Samsun 216 ile beşyüz bin lira para...Haklı olarak sinirliydi delikanlı, eşek kadar adamdan çıkan para bu kadar mı olurdu? Gene ucuz bali koklamak zorunda kalacaktı akşam...
Üç kızdan birisi okuyordu zorunlu olduğu için sekiz sene okumak, aslında pek başarılı bir öğrenci sayılmazdı, ya da şöyle bir bakarsak pek öğrenci de sayılmazdı. Daha çok yüz kontöre on dakika veren bir dükkandı kendisi, hatta uzun vade planlamaları dahi yapmıştı şu an mahallenin bakkalının oğlundan hamileydi bir kaç aylık...Ama bilmediği bir şey vardı o da karnındaki veletin şu an durduğu yeri ana rahminden daha çok seviyor olmasıydı. Dükkan bilmese de bir kaç gün sonra kapanmak zorundaydı, sonsuza kadar... Diğer kız ise daha şanslıydı bir konfeksiyonda overlokçu olarak çalışıyordu, okul derdi de yoktu artık.Tek sorunu bir koca bulmaktı ama o da zordu onun için, ne kardeşi kadar güzeldi ne de ablası kadar işveli. Hatta ona mahallede "pala" diyorlardı, her gün traş etmek zorunda olduğu bıyıklarına istinaden. o da birazdan yemek molasına çıkacaktı, kaşar salam ekmek yiyeceklerdi her zamanki gibi. Ama bilmese de oralarda konfeksiyoncu olmak zordu hele kumar borcu olan bir konfeksiyoncu. Patronları o gün işe gelmemişti belki, ama mafya işini asla aksatmazdı, içeri tam Pala'nın basmasının altına tınk tık tık diye seken bir top gelmişti yaz sıcağında hava alsın diye açık bırakılan kapıdan, ve Pala artık kararmış tavandaki kırmızı bir lekeden başka bir şey ifade etmiyordu dünya için. Pala'nın ablası ise Pala'dan sanatsal olmaktan çok uzak bir iz çıkartmış olan mafyanın fedailerinden biri ile evliydi. Bir gecekonduda kocasının ne iş yaptığını pek bilmeden geçinip gidiyordu kendi halince. Süt ona bedava tüp ve kömür ise indirimliydi hem...Mahallenin bütün esnafı severdi bu kadını, hem de çok. Ama kocasının kulağına gelmişti karısının ne kadar sevildiği mahallede ve hülyalı Hülya atmışdört yerinden bıçaklanmıştı o öğlen tüm ailesi ikinci göçlerine başlarken.
Yeni doğan bebek ise komşusuna yemek pişirmeye giden komşu tarafından bulunmuştu, bir yetimhaneye verilmişti bu çocuk daha sonra. Orada bir kaç sene adam gibi büyütüldükten sonra bir aile gelmişti bir akşam ufacık koyu tenli kıvırcık saçlı bebeği görünce içleri ısınmıştı. Ve onu yetimhaneden alıp kendi çocukları olarak büyüttüler. İsmine Baht koyulmuştu yetimhanede, Bahtiyar diye değiştirdi yeni ailesi. O masum bebe otuzuna geldiğinde bir doktordu hem de kendi hastanesi olan dünyaca ünlü bir doktor.
*** Ve biri şöyle diyordu kendi kendine; " bir bebeğin doktor olması için onlarca kişinin ölmesi adil miydi? " Ve deliydi; cevabını da kendisi veriyordu "evet, dünyadaki en adil şeydi."
Yaklaşık bir ay önce yazmıştım, bir kaç kez kontrol ettim imla hataları için ama siz okurken bir hatayla karşılaşırsanız lütfen beni uyarın.
|